Pınar Selek
Pınar Selek: Türkiye'de yaşanan acıların yanında benim İstanbul özlemimin o kadar anlamı kalmadı artık

"Bu davayı bir şekilde devam ettireceklerini anladığım anda da çok net bir karar aldım: Ben bekleme insanı olmayacağım. Bir nevi itaattir beklemek"

Cansu Çamlıbel -T24 - 7 Kasım 2023

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun süren davalarından birinin öznesi o. Yirmi beş senedir yaşadığı şeyi "kötü senaryolu kötü bir bilim kurgu filmi" diye tanımlıyor. "Mısır Çarşısı davası"nın öznesi olmaktan bilirkişi raporlarına, tanıkların "işkence altında yalan beyanda" bulunduklarına dair itiraflarına ve tam dört kez beraat almasına rağmen kurtulamamış olsa da başka bir ülkede başka bir hayat kurarak kendisi için yazılan "o kötü filmin" başrolü olmayı reddetti Pınar Selek.

1998'de tutuklanan ve 2,5 sene cezaevinde kalan Selek'in yurt dışı serüveni 2000'li yılların başında Almanya'da başladı. O zamanlar henüz suçsuzluğunun hızla tescil edileceğini düşünüyor ve "ilk aşkı" İstanbul'un sokaklarına dönme hayali kuruyordu. Çeyrek asırlık bekleyişten sonra bugün Fransa'da başka hayaller kurup, başka masallar yazıyor. Hayata dair en sert mevzuları bile masala dönüştürme yeteneğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Aynı davada altıncı kez yargılanmaya başlanmasını konuşurken dahi ses tonu bir nebze sertleşmiyorsa, gözlerindeki pırıltılar azalmıyorsa, nedeni direnişin neşelisini becerebilmiş olmasından… diye düşünüyorum.

Uzundur sürgünde ama sürgün psikolojisinde değil. Asla olmamak için de çok uğraşmış.

"Sürgün kişisi" ya da "mağdur" sıfatıyla yaşamak yerine yaşadığı ülkede fark yaratan çalışmalarıyla yeni birkaç kariyere imza atmış. Nice şehrindeki Cote d'Azur Üniversitesi'nde öğretim üyesi, sosyoloji dersleri veriyor. En az okul kadar mesai verdiği başka bir yer de Avrupa'ya gelen göçmenlerin maruz kaldığı şartlara odaklanan Göç Gözlemevi (l'Observatoire des migrations). Eylül ayındaki son duruşmada İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi kırmızı bültenle yakalama kararının infazının beklenmesine karar verdiği için şimdi göçmenlerle ilgili çalışmaları sekteye uğrayabilir. Zira Interpol kırmızı bültene onay verirse Fransa dışına seyahat edemeyecek. Hem Fransız makamları hem de Cote d'Azur Üniversitesi Pınar Selek'in akademik özgürlüğünü kullanmaya devam edebilmesi için sıkı bir diplomasi yürütüyor şu sıralarda.

11 sene önce Strasbourg'daki buluşmamızdan beri ne kadar çok şeyin değiştiğini birlikte fark ediyoruz konuştukça. Bu kez hava da manzara da daha güzel hem. Değişmeyen tek şey ise gün geçtikçe daha ulaşılmaz hale gelen "adalet".

Fotoğraf: Müjgan Arpat

"Türkiye'de kendi masalını kendin belirleyemiyorsun"

- Bazı insanları ne kadar bir yere hapsetmeye çalışsalar da oraya hapsedemiyorlar. Fiziksel bir hapislikten bahsetmiyorum yani. Çünkü sen şu anda hapis değilsin. Ama Türkiye'de devletin içindeki birileri seni kategorize edip bir suçla eşleştirmeye çalıştı. Sen o kişi olmadığını 25 senede yaptıklarınla kanıtladın ve bana göre yeni bir Pınar doğurdun kendi içinden bu zor süreçte. Nasıl başardın?

Ben 2006'da ilk beraat olduktan sonra bu iş bitti zannetmiştim. Sonra baktım uzun sürecek. Onu fark ettiğimde daha önce kendime söylediğim "Pınar, ne olursa olsun kimse senin gülüşünü çalamayacak" diye bu sefer daha da güçlü söyledim. Hayata bir kere geliyorsun ve hayata gelişimizin kendisi aslında mucize. Ben de kendime "bu mucizeyi yaşamak istiyorum" dedim. "Çocukken masal gibi bir hayatım olsun" derdim. Bunu kendime hatırlattım. Çünkü ben böyle olmasını istiyorum; hayatı masal gibi yaşamak. Tabii Avustralya'da yaşasaydım bambaşka bir masal olurdu belki. Ama Türkiye'de o masalı kendi kendine belirleyemiyorsun. Duyarlı bir insan da başka insanların hikâyeleriyle de ilgileniyorsun. Türkiye'de doğduğum ve bu başıma gelenleri Türkiye'de yaşadığım için benim hikâyem Türkiye'nin hikâyesinden soyutlanamaz. 

"Yakalandığımda 'acaba bunun arkasında pezevenkler mi var?' diye düşündüm"

- Her şey tam da bu "duyarlı bir insansan ve başkalarının hikâyeleriyle ilgileniyorsan" mevzusuna bağlanıyor zaten senin hikâyende. Nasıl oldu da Türkiye toplumunun dezavantajlı, ezilen ve belki suça itilen çocuklarının sesi olmaya çalışırken birden kendini "bombacı" sıfatıyla aranan biri olarak buldun. Yirmi beş senedir çok kez anlattın ama küçük bir ihtimal olsa da belki ilk kez okuyacak birileri vardır diye yeniden sormak durumundayım.

Ben çocukluğumdan beri kapılarımı herkese açıyordum ve insanların hayatına giriyordum. Yani anlamaya çalışıyordum. Önce İstanbul'daki başka insanların hayatlarını anlamaya çalıştım, sonra Türkiye'yi anlamaya çalıştım. Meraklıydım, içlerine giriyordum ve aslında onları anlamaya çalışırken kendimi de anlamaya çalışıyordum. Zaten sosyoloji okumamın nedeni de oydu; kendimi tanımak, toplumu anlamak… Şimdi bu da benim kendi masalımın bir parçası. Sosyolojiyi sadece meslek gibi görmüyorum. Anlamaya çalıştığınızda aslında birilerinin işine çomak sokuyorsunuz. Dolayısıyla da birdenbire böyle pis bir hikâyenin içine düştüm. Önce çok üzüldüm. Ama sonra şöyle düşündüm; ben sokak çocuklarıyla birlikte yaşarken, sokak atölyesi kurduğumda bitlenmiştim. Bu olguların peşine düşüyorsan üstün biraz kirleniyor elbette. Üzerine kafa yoruyorsan ülkenin gerçekleri sana da değecek. Başka bir örnek hayat kadınlarıyla çalıştığım zamanlardan mesela. Onlarla dayanışıyorum, seslerini çıkarmalarına yardımcı oluyorum diye pezevenkler bana saldırdı bir dönem. Hatta ilk yakalandığımda ilk "Acaba bunun arkasında pezevenkler mi var?" diye düşündüm. Böyle zor alanlarda çalışıyordum. Dolayısıyla oralarda başıma bir şey gelmesi bir anlamda normaldi.

"Kötü bir bilim kurguda bana başrol verdiler, ben oynamayı reddettim"

- Ama işin geldiğin yer bir sosyoloğun bir biçimde normalize edebileceği risklerin çok ötesinde. Bugün Türkiye'deki pek çok kimse yazdığı, çizdiği, söylediği nedeniyle devlet aygıtı tarafından kolaylıkla "terör" ile ilişkilendirilebiliyor. Senin ilişkilendirildiğin şey ise sonradan "gaz kaçağından olduğu" ortaya çıkan bir patlama, yani insanların öldüğü ve yaralandığı bir "şiddet eylemini" gerçekleştirmek suçu.

Bu komplo öyle bir hale geldi ki ülkenin yakın tarihi içinde devam etti ve çok kötü yapılmış bir bilim kurgu filmine dönüştü. Kötü yapılmış bir bilim kurgu filmi ve o kötü filmin yönetmeni bana bu filmde başrol verdi. Ama ben bunu reddettim. "Bu kötü yönetmenin, kötü senaristin kötü filminde oynamayacağım" dedim. Çünkü dediğim gibi, ben kendi masalımın yazarı olmak istiyordum. Fakat bunu söylemek yetmiyor. Bu filmden çıkmak için kendimi motive ettim. "Bu film beni belirlemeyecek, benim gündemimi, meraklarımı, düşünce özgürlüğümü belirlemeyecek" dedim kendime. Ama tamamen kurtulamadım. Mesela çok tanınmış oldum. Ellerini cebine sokup istediğin yere gidip gelemiyorsun. Fransa'da bile çok çok tanındım.

"Sürgün kişisi olmamaya karar verdim" 

- Burada tanınma şeklinle Türkiye'de tanınma şeklin çok farklı. Onu biraz anlatır mısın? Zira senin Fransa hayatın Türkiye'den çıktıktan hemen sonra başlamadı. Buraya gelene kadar başka bir yolculuktan geçtin.

Kendime dedim ki; ben ne yapmak istiyorsam onu yapacağım. Bunu daha yüksek sesle söylemeye başladım. İnsanın bunu ara sıra kendine ciddiyetle hatırlatması gerekiyor. İlk önce Almanya'ya gittim. Romanlarımı ve masallarımı yazmaya devam ettim. Kitaplarımın hepsi de birçok dile çevrildi. Roman yazarken kendi kurgularımda yaşıyorum. Bazı romanlarım kıskanç bir sevgiliye dönüştü, her dakika beni yanında isteyen. Ben normalde bir feminist olarak kıskanç sevgiliyi yanıma almam ama o roman beni kurtardı aslında çünkü kendi dünyamı kurdum. Onu yazarken davadan uzaklaştım tamamen. Tabii o zamanlar, Almanya'da hep şöyle düşünüyordum: Bu iş biter ve İstanbul'a dönerim. Sonra anladım ki bu iş uzun sürecek. O zaman da şunu söyledim kendime: Ben sürgün kişisi olmayacağım, sürgünde gibi yaşamayacağım. Çünkü Almanya'da sürgün kimliğine bağlanmış toplulukları gözlemleme fırsatım oldu. Oysa ben İstanbul'daki Pınar nasılsa öyle yaşamak istedim. Cezaevine girmeden önce sokaklarda kurduğum hayalleri gerçekleştirme çabama devam etmek istedim. Ama ben Almanya'da PEN Yazarlar Kulübü'nün davetlisiydim ve o açıdan hayat koşullarım iyiydi. Kitap yazıyor, sürekli bir yerlere davet ediliyordum. Ama davetliydim, bir nevi misafir yani. Bunun içinde kalmanın sürgün kişisi olmakla aynı şey olabileceğini anladığım anda hepsini "tak" diye bıraktım.

"İkinci beraat de bozulunca bu işin devam ettirileceğini anladım"

- Türkiye'ye sandığın gibi hızlı bir biçimde dönemeyeceğini ve davanın uzun süreceğini tam olarak ne zaman anladın?

Tam bir tarih veremem ama sanırım 2010'daki ikinci beraat kararına da karşı çıktıklarında fark ettim ki ben ne kadar beraat alsam da bu iş devam ettirilecek. Böyle hissettim ama tabii nedenlerini bilmiyordum. Hâlâ da bilmiyorum aslında. O dönemde kendimce bunun sosyolojik ve siyasal açıklamalarını yapıyordum. Ama artık kendimce yaptığım o açıklamalardan da emin değilim. O yüzden neyi neden yaptıklarından çok ben kendim ne yapacağıma odaklandım. Bu davayı bir şekilde devam ettireceklerini anladığım anda da çok net bir karar aldım: Ben bekleme insanı olmayacağım. Bir nevi itaattir beklemek. Biliyorsun ben uzun süre askerlik çalıştım ve "Sürüne Sürüne Erkek Olmak"ta yazdım bunları. Askerlikte çok bekletirler, itaate alıştırmak olarak gördükleri için. Ben beklemekten vazgeçtim. "Ne zaman dönerim?" duygusunu unutup bugünü yaşamaya karar verdim, yarını bugünden kurmaya. O zaman da başka bir yol çizmeye karar verdim. İlk işim rahat yaşam koşullarıma rağmen Almanya'dan ayrılmak oldu. Çünkü Almanca bilmiyordum. Her yere davet ediliyordum ama konuşmalarımı hep çevirmenler aracılığıyla yaşıyorum. Yani hep bağımlı, hep misafirdim. Dilini konuşabileceğim bir yere gitmek istedim ve o yer Fransa oldu. Son derece pragmatik bir nedenle aldığım bir karardı çünkü ben Fransızca biliyorum. Türkiye'de Fransız okulunda okuduğum için kültürünü biliyorum, edebiyatını biliyorum. Yani "yolumu bulurum" diye düşündüm ve 2011'in aralık ayında Fransa'ya geldim.

"Herkesin bildiği Fransa'dan başka bir Fransa var"

- Sandığın kadar kolay hayat kurabildin mi Fransa'da?

Tabii Fransa'da Almanya'daki rahatım yoktu. Biraz para biriktirmiştim, 4000 Euro kadar. Onu bankaya koydum. Ailem destek olmaya çalışıyordu ama tabii Türkiye'den gelen az bir paranın burada çok hükmü olamıyor. Burada üniversitede doktoraya yazıldım çünkü dediğim gibi mülteci olmak istemiyordum. O zaman hâlâ Türkiye pasaportum vardı. Davet aldığımda yine Almanya'ya gidiyordum konferanslara katılmaya, konuşmalar yapmaya. Onlara katıldığında 300 Euro gibi bir para veriyorlardı ve Fransa'da kiramı öyle ödüyordum. Sonra yavaş yavaş Fransa'daki hayatım değişmeye başladı. Burada insan hakları derneğine girdim, merkez komitesi üyesi oldum kısa sürede. Dört ayrı feminist örgütün aktif üyesi oldum. Bir sürü şey örgütlemeye başladım. Böylece bir senede Fransa'daki konumum değişti. Ben Türkiye'deyken sorunlar arasında hiyerarşik bir tercih yapmamayı savunurdum. Kadın sorunu, sınıf sorunu ya da Kürt sorunu öbürlerinden daha önemli değildir derdim. Bu yaklaşımım buradaki sorunları sahiplenmemi kolaylaştırdı. Böylece Fransa'yı yeniden keşfettim aslında. Herkesin bildiği Fransa'dan başka bir Fransa var. Bu süreçte Avrupa'daki sorunları da öğrendim tabii. 

- Sivil toplum faaliyeti başlayınca doktora ne oldu?

İki senede doktora tezi verdim. Çünkü hakim olduğum bir konuydu. Ondan sonra hızlı bir şekilde üretim üyesi oldum. Nice Üniversitesi'nde Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesiyim şimdi. İtalya - Fransa Sınır Gözlemevi'nin de eş koordinatörüyüm, orada göç çalışan herkesi biz koordine ediyoruz. Benim en çok ağırlık verdiğim konu ise kağıtsızlar, özellikle de Avrupa'daki kağıtsız kadınlar.

"Interpol, 2013'te Türkiye'nin kırmızı bülten talebini kabul etmedi"

- Burada yepyeni, Fransız toplumunda kabul görmenin ötesinde saygın bir konuma sahip olduğun bir hayat başlıyor. Ancak öte yandan Türkiye'deki dava devam ediyor. Dahası, bir buçuk ay önce İstanbul'daki son duruşmaya gelmediğin için de hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Bu yeni bir şey. Türkiye seni kırmızı bültenle aranan bir insan olarak Interpol'e bildirdi. Bu durumda Avrupa içinde de seyahat edemeyebilirsin. Nasıl devam edecek bu şartlarda sivil toplum çalışmaların?

2013'te birdenbire davanın hakimleri değişti. O gün göreve gelen hakimler şimdi FETÖ'cü diye cezaevindeler. Bugün cezaevinde olan o hakimler geldiğinde Yargıtay'daki dosyayı geri çektiler, acil bir duruşma yapıp beni mahkûm ettiler. Sonra da 2013'te birdenbire Türkiye'ye Fransa'dan iademi talep etti. Kırmızı bülten çıkarılmasını istediler. INTERPOL kabul etmedi talebi. İşte ben o zaman burada mülteci statüsü aldım. Hem de çok hızlı biçimde verdiler. Çok zor bir süreçti. Tanıdığım gazetecileri aradım "gülüşümü çalamayacaklar" dedim. Onu zaten hep söylüyordum ama o günden sonra daha yüksek sesle söyledim. Arkadaşlarım arıyor ve bana şarkılar dinletiyordu. François Beranger'in "kalbimdeki çiçeği alamayacaksınız" diye bir şarkısı vardı. Hep onu söylüyordum. Böyle direniyordum, böyle direndim.

- Kırmızı bülten 2013'te mi çıkartılmıştı? Ben sanki bu sene çıkartıldı gibi anladım mahkeme kararını okuyunca.

Ocak 2013'te Türkiye talep etti. Ama hem Interpol kabul etmedi hem de Türkiye talebini çekti çünkü Yargıtay kararı bozdu ve ben 2014'te beraat ettim. Biz kutlama yaptık. Sonra savcı yeniden itiraz etti dosyayı ve Yargıtay Genel Kurulu'na gönderdi. Ben babamı aradım ve ne kadar sürebileceğini sordum. Babam dedi ki "normalde bir sene civarında sürer". Ben de onun üzerine "Türkiye'ye geleyim mi?" diye sordum. "Biraz daha bekle, kesinleşsin öyle gel" dedi. Ama onun da tahmini Yargıtay Genel Kurulu'nun beraati onaylayacağı yönündeydi. İşte o zamandır unuttum ben bu konuyu. Buradaki hayatıma odaklandım.

"Dört kez beraat ettim, demek ki yargının içinde hâlâ hukuku uygulamaya çalışanlar var" 

- Baban çok deneyimli bir avukat ve Türkiye yargısının durumuna rağmen dosya üzerinden okuma yaparak yine de birkaç seneye beraat çıkacağını düşünüyor. Baban ve diğer avukatların bunu düşünürken sene 2014. Üzerinden dokuz sene geçti beraat çıkmadığı gibi üzerine yakalama kararı eklendi. Bir de tabii bu 25 senelik süreçte Türkiye'de iki tur dünya değişti. Şunu kastediyorum; AKP iktidara geldi ve ilk döneminde yargıda Gülencilerin bu tür kritik davaları kontrol ettiği uzun bir dönem yaşandı. Ardından AKP'nin Gülencilerle kavgası ve Erdoğan'ın ülkücülerle ittifakı sonucunda 2016 sonrasında yargıda başka bir dönem. Türkiye'de bu kadar siyasal değişiklik olurken senin davan devam ediyor. Yani muktedirler değişmiş olsa da birileri hâlâ bu davaya tutunuyor. Sen bunu nasıl okuyorsun?

Düşün, birilerinin bu davaya tutunmasına rağmen ben tam dört kez beraat ediyorum. Ülkenin hakimleri beni beraat ettiriyor. Demek ki yargının içinde hukuku uygulamaya çalışanlar var. Şimdiye kadar benim dosyamı okumuş olan hiçbir hâkim mahkûmiyet vermedi zaten. Bir de unutma bu süreç bu hükümet iktidara gelmeden başlayan bir süreç.

- 1998'den beri sadece hükümet değişmedi ki, ülkenin yargılama sisteminde bir dolu değişiklik oldu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kalktı bir kere her şeyden önemlisi. DGM'de başlayan bir davadan bahsediyoruz. Anlamaya çalıştığımız neden bunca siyasal ve hukuksal değişime rağmen, dört kez beraat kararı verilmiş olmasına rağmen birileri bu davayı sürdürmekte ısrarlı? Avukatlarınla beraber buna nasıl bir yorum getiriyorsunuz? Hukuken bir anlamı olmadığı ortada, siyaseten ne anlamı var?

Gazeteciler düşünsün üzerine. Ben 25 senedir bu davayı bir şekilde çekiyorum ve hep bu davayla ilgili analiz yapmak, yorum yapmak zorunda kaldım, kalıyorum. Ama ben bunu aslında "bizim davamız" diye düşünüyorum. Sadece benim davam değil, bu Türkiye'nin davası. Bu son duruşmadan sonra ben oturup ağladım çünkü sivil toplum çok güçlü ses verdi, pek çok açıklama yapıldı. Demek ki bu gerçekten de bizim davamız. Şimdi bu dava neden sürüyor ya da neden tekrar gündeme getiriliyor? Buna yanıt ararken şu örneği vereyim: Ben birinci sınıflara sosyolojiye giriş anlatırken "Neden sorusunun hiçbir zaman tek bir yanıtı yoktur. Olguları çok faktörlü ve çok boyutlu olarak anlamaya çalışmamız lazım" diyorum. Her şeyin farklı çok sebebi vardır ve asıl yanıt o sebepler arasındaki bağlantıların toplamıdır.

"Artık öyle de açıklayamıyorum"

- Senin hakkındaki bu iddia yargıya taşındığında aslında bu tarz davalar sayıca çok değildi. O yüzden de şok ediciydi. Oysa bugün Türkiye'de devletin hoşuna gitmeyen bir profil olduğu için cezaevinde yatan çok insan var. Türkiye'de devlet kurcalanmaması gereken yerleri kurcalayan, soru soran, aktivist yurttaş profilini sevmiyor. Asker muktedirken onlar da sevmezdi, artık güya sivil hükümetimiz var ancak onlar daha beter sevmiyor çoksesliliği. Sormaya çalıştığım şu: Düzene muhalif bir profil olduğun için bunların başına geldiğini mi düşünüyorsun?

Ben de bir ara öyle açıklıyordum. Ama artık öyle de açıklayamıyorum. Şimdi çok farklı faktörlerin bir arada olduğunu düşünüyorum.

"Davamın her aşaması Türkiye'deki büyük tablonun içinde bir yere oturuyor"

- Beraat etme tarihlerin; 2006, 2009, 2011 ve en son 2014. Şimdi bu kronolojiye bakınca 2016'taki darbe teşebbüsünden sonra AKP hükümetinin teslim olduğu güvenlikçi anlayış ve ülkücülerle ortaklık kararıyla birlikte yargının en tartışmalı kararları aldığı süreç başladı. Akademisyenler işsiz kaldı, gazeteciler tutuklandı, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş'ın AİHM kararlarına rağmen tutukluluklarının devam etmesi… Onlarca bu tür dava var bugün. Senin aldığın beraat kararının bozulmaya çalışılması da tam bu döneme denk gelmiyor mu?

Tabii hepsini birlikte okumamız lazım. Benim davamı tek başına düşündüğümüzde belki anlamakta güçlük çekebiliriz ama o büyük tablonun içinde bir yere oturuyor. Siyasal süreçleri yansıtıyor her aşaması. Mesela bu hükümet geldikten sonra bir sürü konuda açılımı oldu. Yasalar değişti, DGM'ler kalktı. Avukat yanında olmadan ifade alamama, gözaltı sürülerine sınırlama gibi önemli gelişmeler oldu. Benim dört beraatim de bu süreçlere denk geldi. Ama geçmişle tam bir toplumsal hesaplaşma olmadan sadece yasaların değiştirilmesiyle gerçek bir dönüşüm olamıyor. Bu olmayınca da aynı döngü "tak" diye yeniden başlayabiliyor. Davamın yeniden başlaması Türkiye toplumunda ciddi bir demokratik dönüşüm olmadığının göstergesi.

"İade talebi henüz Fransa makamlarına ulaşmamış"

- Biraz önce kırmızı bülten konusu yarım kaldı. 2013'te hakkında talep edilen kırmızı bülten beraat kararıyla birlikte geçerliliğini yitiriyor. Ama 29 Eylül'de İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi hakkındaki kırmızı bültenle yakalama kararının infazının beklenmesine karar verdi ve duruşmayı 28 Haziran 2024'e erteledi.

Evet. Çünkü bizim Fransa'dan ifade verme talebimiz kabul edilmedi ve o duruşmaya katılmadığım için yakalama… Ve tutuklama kararı çıkartıldı. Yakalama kararı tek başına olsa neyse bir de tutuklama kararı var. Kırmızı bülten o yüzden zaten.

- Bu karara genelde Türkiye'nin o kişinin bulunduğu ülkeden iade talep etmesi eşlik eder. Fransız makamlarına seninle iaden ile ilgili talep ulaştı mı? 

Avukatlarım sordu, henüz ulaşan bir şey yok. Benim bildiğim kadarıyla henüz talep gelmemiş. Şu anda seninle konuşurken geldiyse onu bilemem tabii. 

"Mahkemenin son kararı Fransa'da akademik özgürlük ihlali olarak görülüyor"

- Henüz iade talebi gelmemiş olsa da geldikten sonra da Fransa'nın buna nasıl tepki verebileceğini aşağı yukarı tahmin edebiliriz. Fransa'nın önemli üniversitelerinden birinde öğretim üyesi olarak görev yapıyorsun. Hatta bu senenin başlarında çalıştığın Cote d'Azur Üniversitesi'nin Eğitim Fakültesi kampüsüne adın verildi. Fransa'nın böyle bir kişiyi yargısının durumu malum olan Türkiye'ye asla iade etmeyeceğini düşünürüm. Ancak öte yandan kırmızı bülten hayatını zorlaştırabilir, Fransa'dan dışarı seyahat edemezsin.

Fransa Dışişleri Bakanı Catherine Colonna bir açıklama yaptı ve onu bakanlığın sitesine koydular. O açıklamada "Bu karar Pınar Selek'in çalışmalarına bir ket vurmaktır" gibi ifadeler var. Tabii beni engeller. Benim Sınır Gözlemevi sorumlusu olarak çalışmalarımın yarısı İtalya'da. Sınır geçişlerini takip edip, kağıtsızlara ulaştığımız en önemli yerlerden biri İtalya. Dolayısıyla da hiçbir yere olmasa İtalya'ya devamlı gidip gelmem lazım. Bunu yapamayacağım için de Gözlemevi'ndeki görevimden ayrılmam gerekecek belki de. Üniversitem açıklama yaptı, meslektaşlarım çağrı yaptı, sosyologlar çağrı yaptı. Benim Fransa'daki çalışmalarımın sonucu yazdığım akademik makaleler bugün üniversitelerde derslerde okutuluyor. Sekiz kitabım Fransızcaya çevrildi. Ben kendimi Fransa'da "bir mağdur" olarak değil, yaptığım çalışmalarla kabul ettirdim. Bu kolay değildi ama başardım. Türkiye'deki mahkemenin kararının burada bu kadar tartışma yaratmasının sebebi olayın akademik özgürlüğe bir engel olarak görülmesi.

- Kırmızı bülten devreye girerse Fransa dışındaki işlerine nasıl devam edeceksin?

Bilmiyorum, üniversitem ilgileniyor. Üniversitem bu konularda çok sahipleniyor beni. Daha birkaç gün önce üniversite rektörüyle birlikteydim. Bütün bunları konuştuk. Bütün üniversite yönetimi "Senin bizde olman bizim için bir onur" dedi. Dolayısıyla o anlamda çok büyük bir mesleki dayanışma var. Sadece sosyologlar ya da sosyal bilimcilerin arasındaki mesleki dayanışmanın ötesinde daha geniş bir akademik dayanışma.

- 2012'de Strasbourg'daki buluşmamızda "İlk aşkım İstanbul mutlaka döneceğim" demiştin. Hatta ben de Hürriyet Gazetesi'ndeki yazıma o manşeti atmıştım. Eminim o cümleyi bugün yeniden kurmak istersin ama aradan geçen 12 senede yaşadıklarından sonra aynı şeyi söyleyebiliyor musun?

O cümleyi şimdi değişik kurabilirim. Mekanlar hızla değişiyor, ben kendi İstanbul'umu yanımda götürdüm, o da benimle birlikte yolculuk ediyor. Ayrıca özlesem ne olacak. Şu anda on binlerce insan ölüyor. O kadar çok acılar yaşanıyor ki Türkiye'de, o kadar çok insan cezaevinde ki, o kadar çok insan o kadar büyük sıkıntılar yaşıyor ki… Benim İstanbul'a özlemimin o kadar büyük bir anlamı kalmadı artık. İstanbul'u özlemişim, özlememişim, nerede yaşamışım… kadar trajedinin yaşandığı bir ortamda benim özlemimin anlamı yok. Ama adaletin anlamı var. Türkiye ve dünya açısından çok derin bir adalet meselesi var. 

"Ben hukukçu çocuğuyum, hukuk mücadelesine hâlâ inanıyorum"

- Nasıl kurarsın o zaman o özlem cümlesini bugün?

"Adaleti kazanana kadar çalışacağız!" derim. Dikkat ediyorsan "biz" diyorum. Çünkü bu dava beni çoktan aştı. "Çalışacağız" diyorum çünkü hukuk mücadelesine inanıyorum. Ben hukukçu çocuğuyum. Sadece babam değil, dedem de hukukçuydu. Kız kardeşim benim için hukukçu oldu. Ayrıca birbirinden değerli avukatlarım var. 25 senedir bir an bile bizi yalnız bırakmayan, davayı kendi davaları gibi benimseyen avukatlar. Birlikte başaracağız. Karıncalar gibi çalışa çalışa... 

- Türkiye'nin bugünkü halinde, yargının bugünkü halinde hâlâ hukukun sonunda üstün geleceğine hakikaten inanıyor musun?

Hâlâ inanıyorum. Bu dava 25 senedir devam ediyorsa ve ben dört kez beraat aldıysam bu avukatlar sayesinde, bazı hakimler sayesinde. Benim babam askeri darbelere direnmiş bir hukuk geleneğinden geliyor. Mücadelelerin geçmişte nasıl yapıldığını da anlatıyor bazen. O yüzden de ben inanıyorum. Zor olsa da bunun olabileceğine inanıyorum. Mesela biraz önce dedim ya bazı yasalar değişti, açılımlar oldu. Ama o değişimler gücünü bir mücadeleden almadı, değişim aşağıdan gelmedi. Kendin bir mücadele verdiğin zaman sen dönüşürsün, sen güçleniyorsun, sen öğreniyorsun. Yani aslında bu mücadelesi sürecidir toplumsal yapıyı değiştirecek olan, çünkü aşağıdan yukarı sen değiştiriyorsun. İşte demokrasi kültürü dediğimiz şey de bu mücadele sürecinde yaratılıyor. Ama umutlu muyum? "Umutluyum" diyemem sana. Umutlu olmasam da ben mücadelemi böyle sürdüreceğim, bu anlayışla. Kimse beni başka türlü davranmaya zorlayamaz. Çünkü ben hukuku gerçek kılmak ve adaletli bir dünya istiyorum. Herkes için hukuk istiyorum.

"Demokratik bir ortamda çatışabilelim istedim hep"

- Sence Türkiye'de toplum gerçekten de bu tür bir toplumsal dönüşüm talep ediyor mu? Uzundur, öyle hukuksuzluklar öyle hoyratlıklar sessizce sineye çekildi ki bazen ben Türkiye toplumunun demokrasi arayışından yorulduğunu ve vazgeçmek üzere olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Şu günleri hatırla; AKP iktidara gelmeden önce başörtülü kadınlara yönelik büyük baskıyı. Hatta ben o en zor zamanlarda başörtüsü takıp bir destek eylemi yapmıştım, "Başörtüsüne karşıyım ama onların mağdur edilmesine daha çok karşıyım" diyerek. Voltaire gibi hani…

Karşı olduğum şeylerin bile kendini var edebilmesini hep önemsedim ve demokratik bir ortamda çatışabilelim istedim. O dönemde çok dost kazandım, bazıları hâlâ duruşmalarıma gelir. O zamandan bana kalan çok insan var, Yıldız Ramazanoğlu mesela. Ben mücadelemi tek bir mücadele ile sınırlamadım. Bu benim şansım oldu. Bugün de aynı şeye inanıyorum; toplum içindeki farklılıkların ancak birlikte mücadele ederlerse başarılı olabileceğine. Kendinden farklı olanların kendi kadar akıllı olabileceğine inanmakla başlar bu. Doğaya bak, binlerce şekil, binlerce renk bir arada yaşıyor. Biz mısır tarlasında mı yaşamak istiyoruz? Kurduğumuz uygarlık bu. Acaba geri dönüş mümkün mü? Kolay değil. Ama mümkün. 

"Şu an savaşı kim durdurabilir ona kafa yoruyorum"

- Şu sıralar Avrupa'daki akademik camia İsrail - Hamas savaşının toplumsal hatlarıyla çok meşgul. Senin gibi göçmen edilmişlik üzerine çalışan bir akademisyenin bu tartışmada sözünün olmadığını düşünmek zor. Çok boyutlu bu insanlık trajedisine neden olan İsrail'in durdurulması mümkün olabilir mi sence?

Bu akşam Avrupa Konseyi ve Strasbourg Belediyesi'nin organize ettiği bir toplantı yapılacak. Sınır Tanımayan Doktorlar ile birlikte bir oturuma katılacağım. Ben tabii biliyorsun şiddet üzerine çok çalıştım. Şiddetin özneleri nasıl kuruluyor? Bunun erkeklikle, militarizmle bağlantıları nedir?… Bütün bunları irdeleyen bir konuşma yapacağım. Tabii şu anda doğru tespitler yapmak yetmez, yararlı, bugünkü dehşete cevap olacak bir şeyler söylemeye çalışacağım. Ayrıca bu demokratik kurumlar; Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ne yapar?

- Güya demokratik…

Yani… Temsili demokrasi modeliyle, sınırlı güç savaşlarıyla şekillenen kurumlar bu savaşı durdurabilir mi şu an?

- Bu kurumların kurulma sebebi zaten bunu yapmak değil miydi?

Tabii, "bir daha asla" lafıyla ortaya çıktılar. Benim şu anda odaklandığım bu mekanizmaların nasıl harekete geçirilebileceği. Nasıl etkili olacaksın, nasıl kan akmasına mı gideceksin? Ben hayatımı bunu adamak istiyorum. Eskiden olsa barış yürüyüşlerine falan odaklanırdım ama şimdi daha etkili ne yapılabilir ona kafa yoruyorum. Peki silahsız olanlar silah kullanmadan silahları susturulabilir mi? Savaşı durdurmak için en etkili hangi kurumsa ya da hangi ülkeyse onları harekete geçirmek lazım. Kaybedilecek zaman yok. "Şiddet şiddeti doğurur" çok basit bir analiz gibi görünüyor ama öyle değil. Hiçbir soylu amaç, hiçbir büyük jeostratejik hedef bir çocuğun burnunun kanamasının gerekçesi olamaz. Her türlü şiddet mutlaka bir kanser hücresi yaratır, yani karşıtını üretmek için tohumlar atar. Bunu hemen şimdi engellemek zorundayız. Başarmamız lazım. Acil olan silahları susturmak ama bu barış demek değil. Adalet mücadelesi devreye girecek sonra. Barışı kurma mücadelesi kolay olmayacak ama 'bir daha asla' diyerek karınca gibi çalışacağız. Daha önce bunu yapanlardan daha ciddi ve tutarlı bir şekilde yapmamız lazım. Ama önce kanı durdurmamız lazım.

https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/pinar-selek-turkiye-de-yasanan-acilarin-yaninda-benim-istanbul-ozlemimin-o-kadar-anlami-kalmadi-artik,42152

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Pınar Selek
Mahkeme Süreci Court Process